Ev Tipi Psikanaliz

Ev Tipi Psikanaliz


Hayatta şu iki şeye çok önem veririm:

1- Alacağım kıyafetin ütü isteyip istememesi

2- Psikanaliz

 

Bu yazıda, birtakım kişisel hassasiyetlerimle alakalı olarak, kendime tekli koltukta uyguladığım ev tipi psikanalizden bahsedeceğim.

Ufak ufak başlayıp seneler içinde beni iyiden iyiye avucunun içine alan, karantina dönemindeyse boğup boğup duvara atan ses hassasiyetim ve ben. Tek bir yüksek sese, birbirine karışan birden fazla alçak sese, sert tabanlı terlik sesine, tuş takımı sesine, birinin elini ritmik bir biçimde bir yere vurarak -kimsenin buna hiç ihtiyacı olmadığı halde- kendi müziğini icra etmesine vesair sinir bozucu şeye, asla, kesinlikle, kim ne derse desin tahammül edememem ve ben, şimdi sessiz bir biçimde çocukluğuma ineceğiz.

 

Sesle Olan İlişkim, Madde 1: Biz küçükken annemin müziğin sesini sonuna kadar açıp sürekli temizlik yapması.

 

Evde temizlik yapılması, eğer yapan kişi siz değilseniz dünyayı dar eden bir şeydir. Hiçbir yere oturulmaz, hiçbir yerde durulmaz. Ne içindesinizdir zamanın ne de büsbütün dışında, köşede bir yerde keşke küflenseydik ve tüm bunlar yaşanmasaydı diye düşünürken, anneniz aniden gelip köşeleri de silmeye başlar. Ayağınızla basmamanız gerekir basamazsınız. Anneniz çok gergindir, çünkü kanatlarınız da yok. Anneniz çok gerginse herkes çok gergindir. Anneniz bazınızdır.

 

Yaz Kızım: Yüksek ses korkunç bir şey. Tedirgin olayım. Huzursuz hissedeyim. Zaten dertli şarkılar. Zaten yaşamak çok zor ve zaten bıktım bu hayattan ve de ben zaten her acının tiryakisi olmuşum.

 

Sesle Olan İlişkim, Madde 2: Biz küçükken saat akşam dokuz olduktan sonra babamın çıt çıkarmamamızı, ışıkları bile çok yavaş bir şekilde kapatmamızı, komşuları rahatsız etmememizi söylemesi ve küçükken babamızın sözünden hiç çıkmamamız.

 

Komşuları rahatsız etmemeye dayanan gayretimiz, belli bir süre mecburi-düzenli tekrar neticesinde otomatik işleyen bir sistem haline geldi. Saat dokuzdan sonra el kaslarımız kendi kendine güçlendi ve tüm ışıkları okşayarak kapatır olduk. Bazı konularda yavaş olabilmek için hızlı olurkenki halimizden daha fazla enerji harcıyoruz, bu çok mantıksız ama harcadık. Böyle şeyler düşünmedik. Saat dokuzdan sonra düşüp bayılacak olsak çıkacak sesi düşündük biz ve düşüp bayılmadık. Gidip yerimize yattık sonra da büyüdük. Ben daha çok büyüdüm ve bir bebeğim oldu. 

 

Yaz Kızım: Saat dokuzdan sonra geril, soru sorma geril sen, saat dokuzdan sonra gerilinir. Gergin hisset, sık kaslarını aferin, tek bir çıt sesine tahammül edemeyene kadar sık.

 

Sesle Olan İlişkim, Madde 3: Bir bebeğimin olması.

 

Bebeğimin tam olarak akşam yedi buçukta başlayan ağlama krizleri, yani buna kolik denir, benim hiçbir şey yapamamam, dünyadaki hiç kimsenin hiçbir şey yapamaması, saatin -hay Allah- dokuzu geçmesi, komşuların -Allahım yardım et- rahatsız olması, ama onların da hiçbir şey yapamaması, sadece duvarlara vurmaları sussun artık şu bebek diye, ama bebeğin bundan hiç haberinin olmaması. Haydi bu biraz sustu da dinlendim dediğim noktada bir bebeğimin daha olması ve bu bebeğimin altı sene hiç susmadan ağlaması derken yavrularımın büyüyüp serpilince başlattığı harp. Harptir bu. Kardeş kavgası değil iç savaştır bu.

 

Yaz Kızım: Hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. Her şey benim dışımda ve ne şekildeyse o şekilde. Seyirciyim. Hayır edilgenim. Hayır vazoyum ben. Çaresiz hisset yavrum. Sıkış güzelim. Sesler üstüne üstüne geliyor mahvol şu anda. Yüksek ses, unutma ki yaşamak çok zordu ve bıkmıştın bu hayattan, alçak ses, ay çok sessiz olmamız lazım ama olamıyoruz, Aman Allahım bu şekilde yaşamam mümkün değil. Tamam bırak. Ense köküne ağrı girer girmez bırakman lazım. Gevşe ve ağlamaya başla şimdi. Çok güzel. Sen çok akıllı bir kızsın.

 

***

 

Ben ve kamuya açık alanda analiz edebileceğim tek takıntım, çocukluğumdan çıktık. Büyüklüğüme geldik ve bunun dışında kalan konuları kendi kutumuzun içinde kurcaladık durduk kimse görmeden.

 

Ama bunu niye yaptık ve ama bu neye yarıyor bilmiyorum. Kendimizi okumayı öğrenmeden önce, yani her şey bulanıkken daha iyi mi hissediyorduk bilmiyorum. Orada bir şey vardı ama neydi, bu keskin görüş insana iyi mi geldi kötü mü bilmiyorum. Büyürken bir noktada birçok perdenin inivermesi, dünyaya ve kendimize ve her şeye bütüncül bakmayı öğrenmemiz, işlerin bu yolla iyice karışması, bir gün çözülmek üzere mi karıştığını yoksa ölene dek böyle mi kalacağını kestiremememiz, artık ağrıya ağrı deyip geçemememiz, artık her şeyin aynı zamanda başka bir şey de demek olduğunu idrak etmemiz, ileri gidemememiz ama geriye de gidemememiz, neye yaradı, neye yaradı, bilmiyorum. Ağrı, neyin metaforu olduğunu anlar anlamaz kaç kat ağırlaştı bilmiyorum.

 

Yani tam bilmiyorum, yarım biliyorum. Ya tam bilseymişim ya da hiç bilmeseymişim o zaman. On iki sene önce bebeğim uyanmasın diye sessize aldığım telefonumun sesini bari artık açabilseymişim o zaman.

Kendimi sesi açık bir telefona henüz hazır hissetmiyorum. Freud'u doğduğuna pişman eden yazımı burada bitiriyorum ve yazının şarkısını burada başlatıyorum. Yapabileceğim başka bir şey yok.

 

*Yazının şarkısı için hemen buraya tıklayınız. 

12 yorum

  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil
  • profil

Yorum Yaz