An’da Kalan O’nla Olan İnsan

An’da Kalan O’nla Olan İnsan


İkindin vakitlerinden akşama yaklaşan bir vakitten yazıyorum. İnsanı dışardayken hafifleten içerdeyken ağırlaştıran vakit. Oysa ki günün en serbest, en ara vakti. Ne gündüzü, ne geceyi vaat eden vakit. Ne geçmişteki gündüzü, ne bir sonraki gelecek vakitte geceye seslenmeyen, sadece kendine çağıran, kendine çeken vakit. Açık havadayken sana vaktin sunduğu havanın müthiş bir rengi var. Kış veya yaz fark etmeden bu vakitlerde mevsimler eşitleniyor. Nerde olursan ol, trafikteyken, duraktayken, sokaktayken seni sebepsizce dinlendiren an’a odaklayan vakit. Hangi fotoğrafı çekersen çek tüm nesneleri ve özneleri güzel kılıyor. Yazın veya kışın vaktin rengi, içine aldığı her şeyi durulaştırıyor. Vaktin ışığı, yansıdığı şeyleri görerek gönlünü saflaştırıyor. Ne vaktin öncesinde ne sonrasında aklın kalıyor. Kapalı ortamdaysan ise dışardakinin aksine tam tersi etki yapıyor vakit sana. Geçmişin hüznünü ve geleceğin kaygısını hissettiriyor. Duvarlar konuşuyor bir bir ertelediklerini. Evin içindeyken tüm bunlarla vakit ağırlaşıyor ve insanı ağırlaştırıyor. Açık havada geçmişin ve geleceğin yüküne kayıtsız kalabilen, anına odaklanan insan; içerde ne oluyor da tüm bunların bu yüklerin ve endişelerin altında kalıyor? İkindin vakti güvenli vakitten diğer vakitlerdeki geleceğe ve geçmişe dair düşüncelerimiz bizi nasıl bu kadar tedirgin kılıyor. Bu tedirginlikten kurtuluş mümkün mü diye düşünüyorum.


 
Tüm bu arayışlar, ikindi vakitlerinin insana hissettirdikleri bana Kur’an’ın, insana zamanla kurduğu ilişkisindeki tavsiyesini hatırlatıyor. “Allah’a yakın olanlar gelecekten dolayı kaygı, geçmişten dolayı hüzün duymayacaklar” (10/62) ayetiyle beraber düşünmeye başlıyorum. İnsan bir damla kan, bin bir endişeyken bu eminlik hali nasıl mümkün olacak? Mü’min isek bu tedirginlerimizin olmaması gerekirdi diye daha da kuşkulanıyorum. Biz sürekli geçmişi düşünerek özleyip hüzünlenirken nasıl geçmişten hüzün duymaz olacaktık. Kendi belirsizliklerimiz, korkularımız varken içinde olduğumuz dünya tedirginlik çağındayken nasıl gelecekten kaygılanmaz bir şekilde devam edecektik. Tüm bunlar olurken ne biz burada-içinde yaşadığımız anda kalabiliyorduk, ne geçmişte, ne de gelecekte. Kalbimizin dolaştığı yerler ile bedenimizin olduğu yerlerin birlikteliği, geçmişle ve gelecekle kurduğum ilişkiyi düzenleyerek mümkün olabilirdi. Ama bunun için kişisel gelişim uzmanlarının yüksek sesten an’da kalın, an’a odaklanın tavsiyeleri beni an’a odaklayamıyor veya yeterli gelmiyordu. Çünkü bir yandan, an’da kalmak için yapılan tüm haz veren eylemlerimiz bir görüntüye dönüşmüştü. An’ın içinde değil yine görüntüsünde kalıyorduk. An’ın görüntüleri var ama huzuru yoktu.


Bir taraftan an’da kalmak çok hazcı ve sorumsuzca geliyordu. An’da kalma söylemleri, aktiviteleri bir yerden sonra dünya, sadece benim etrafımda dönüyor hissi bırakıyordu. Tüm sesler an’a odaklanın, kendinize odaklanın dedikçe aradığımız huzur yine bizi bulmuyordu. İnsanı iyi eden şey, kendi derdine odaklanmak değildi.

 

Bir yandan çöp toplayan amcayı, kağıt toplayan çocuğu unutmadan, yanındaki insanların hiçbir derdini küçümsemeden iyi olabilir miydi insan. Başkasının derdiyle dertlenmek gibi bir şey var. Birbirine el uzattıkça kendini sarabiliyorsun. Kendi gündemin başkasının gündemiyle hemhal oldukça rahatlıyor ve çözülüyor. Kendini iyi etmek başkasını iyi etmekten geçiyordu. Çok ilginç ki yine insanı iyi edebilen bir başka insan iken kötü eden de insanın ta kendisi. Tüm bu arayışların içerisinde dünyanın benim etrafımda dönmediği bilinci tokat gibi çarpıp sorumluluk yüklüyordu. Sorumsuzluk duygusu zaten dünyayı benim etrafımda döndüren şey değil miydi? Beni huzurlu ve güvenli kılacak şeyin cevapları oluşmaya başlıyordu. Ne sadece kendimi düşünmek, ne sadece zamanların içinde kendimi atlamak. Kimilerimiz için varlık sancısı, kimilerimiz için anlam arayışı, kimilerimiz için gayesiz kendi refahına  odaklanma tercihi. Yine bu ikilemleri çözmeye çalışırken Kur’an’ın bir diğer ifadesi takva sahibi olmak (sorumluluk sahibi olmak) yoluma ışık tutuyor.
 


Kur’an yukarıdaki ayette Allah’a yakın olanların böyle sıkıntılarının olmayacağına daha doğrusu bunların olması durumda bunlardan nasıl arınacağımıza işaret ediyor. Allah’a yakın olacak eylemlerde bulunmak ve emin olmak. An’da kalın an’a odaklanın söyleminin çok daha ötesinde bu ayet. Tüm bunlardan arınmak, geçmişe ve geleceğe dair güven duymak Allah’a güven duymaktan geçiyor. Peki bu güven nasıl, neyle ve hangi zemin üzerinden kurulur? Allah’a, yarattığı sisteme, kurduğu bağlara güvenerek. Zaten mü’min demek güvenen ve güvenilir kişi demek. Allah’a güvenen, yarattığı sisteme güvenen, kurduğu bağlara güvenen kişi. Güvenerek güvenilir olmaya çalışan kişi. Allah’ın ve insanların kendisine güvendiği kişi. Kendinde güveni tahsis etmeye çalışan, bulunduğu ortamlarda güveni sağlayan kişi. Güvenmek ve güveni bulmak için ilk güvenilir olmayı seçmek ve güvenilir olmaya çalışmak. Çünkü yaşadığımız dilemmaya bakılırsa tüm tedirginliklerimiz, an’ı içine girip, bir yandan kaçırdığımızı düşündüğümüz hayatımız büyük bir güven eksikliğinden kaynaklanıyor. Kur’an’da tüm zamanlar boyunca, onu insan yapan olası bu serencamlarından dolayı güven tesis edilmeye çalışıyor. Mü’min insan; inanılması gereken değerlere güvenen, bu şekilde güvende kalan ve etrafına güven veren konuma geliyor. Başkasının ne yapması gerektiğine değil kendinin ne yapması gerektiğine bakıyorsun. İnsanların ne kadar güvenilir olduğunu sorgulamak yerine kendini güvenilir kılmaya çalışıyorsun. Güveni arayanlar onu buluyor ve her şey onu destekliyor. Böylece geçmiş ve gelecek kaygılarından arınan insan an’a ve şimdisine odaklanmış oluyor. 

 

Görüntülere değil, içinde yaşadığı an’ın anlamına ve bağlarına odaklanıyorsun.
 


Bir bakıma, o ikindi vaktinin hissettirdiği duygu halini ve eminlik halini arıyoruz. Bu hali ikindi vakitlerinin dışında her vakitte hissetmeyi mümkün kılmaya çalışıyoruz. Geçirdiğimiz huzursuzluk hallerine, birbirimize dair hissettiğimiz güvensizliklere, yaşadığımız tedirginlik çağında emin hissetmeye dair bulduğum cevap, mü’min olmaya-kalmaya çalışmak; güvenen ve güvenilir kişi olmaya çalışmak. İmanı başta kabul ettiğimiz bir duygu halinde değil, eylemlilik halinde devam ettirmeye çalışmak. Biz mü’min kalmaya, güvenilir olmaya, güveni tesis etmeye çağırdıkça kalbimizdeki hangi kuşku ve aklımızdaki hangi engeller bize ayak bağı olabilir?

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.