Bystander Etkisi Ya Da Seyirci Kalma Sendromu

Bystander Etkisi Ya Da Seyirci Kalma Sendromu #Nedir 


 

Kalabalık yerlerde daha güvende olacağımıza dair bir güvenimiz var. Kalabalık bir meydanda saldırıya uğrarsak insanların müdahale edeceğine, düşüp bayılırsak birilerinin ambulansı arayacağına ya da en azından bize biraz su verip "İyi misin?" diye soracak birilerinin mutlaka çıkacağına… Ama bu, her zaman böyle olmuyor. Bystander etkisi ya da seyirci kalma sendromu olarak adlandırılan bir durum nedeniyle insanlar kalabalık bir ortamda zor durumdaki bir kişiye yardım etmekte daha çekingen davranıyorlar. 

 

Etkiyi Anlamak 

 

Bystander etkisi terimi bir ortamda çok fazla insan varsa sorun yaşayan kişiye yardım etme oranının düşmesini ifade ediyor. Acil bir durum olduğunda etrafta daha az insan varsa yardıma koşma ihtimaliniz daha yüksek yani. Kalabalık bir grubun parçası olmak veya ortamdaki tek yardım edecek kişi olmamak harekete geçmek ya da geçmemek konusunda sorumluluğu diğer insanlara atmaya sebep oluyor. 

 

Bu konuda, yani toplumsal yardımlaşma konusundaki çalışmalar oldukça derine iniyor. Psikolog-araştırmacı Bibb Latane ve John Darley’nin bulgularına göre çevrede kaç insan olduğu bireyin yardıma koşma süresinde etkili. Bir araştırmada insanlar yalnız ve bir grup insanla bir odaya konmuş ve odaya duman verilmiş. Dumanı rapor etme oranı yalnızken %75, ama başkaları varken %38’e düşüyor. 

 

Yapılan bir diğer deneyde Latane ve Rodin (1969) katılımcıların %70’inin eğer yalnızlarsa zor durumdaki bir kadına yardım ettiğini, başkaları varsa yalnızca %40’ının yardım teklif ettiğini kaydetmiş. 

 

Psikoloji kitaplarında en çok alıntılanan Bystander etkisi örneği Catherine "Kitty" Genovese adındaki genç kadının vahşice öldürülmesi üzerinedir. Sosyal psikoloji araştırmalarının altın günlerinde, 1964 yılında 28 yaşındaki genç kadın işten dönüyordu. Evinin girişine yaklaştığında daha sonra Winston Moseley olduğu belirlenecek olan adam tarafından saldırıya uğradı. Genovese’nin yardım çığlıklarına rağmen etraftaki apartmanlarda yaşayan onlarca insan durumu polise bildirmelerine rağmen yardıma koşmadılar. Üstelik saldırı 3:20’de başlamıştı ama birilerinin polisi aramaları 3:50'yi bulmuştu. 

 

Nasıl İşliyor Bystander Etkisi?

 

Toplumsal olarak neden bu gibi yardım gereken durumlar karşısında paralize olduğumuzu anlamak aslında tam olarak mümkün değil. Belki kendimize yöneltebileceğimiz bir kaç soru var; 

 

  • Yardım etmeye kalktığımızda beceriksiz görüneceğimizden mi endişe ediyoruz? 
  • Acaba kimse yardım etmiyorsa yardıma koşmaya değer bir durum yoktur şeklinde bir varsayım mı işliyor? 
  • Sosyal onay denen mekanizma burada da işleyerek kolektif bir hareketsizliğe mi yol açıyor? 
  • O anda bize çok fazla gelen duygusal bir durumla baş etme mekanizması olarak mı kullanıyoruz bunu? 
  • Ya da basitçe karasızlıktan paralize mi oluyoruz? 

 

Ama, başlangıçta Bystander etkisini ortaya çıkaran şey nedir? Tempe Üniversitesi psikoloji bölümünde akademisyenlerinden Frank Farley önemli bir noktaya dikkat çekiyor. İnsanlar, riskleri ve getirileri algılayıp tartmada ve hızlı bir şekilde duruma adapte olmada eşsiz bir beceriye sahiptir. 

“Eğer, olay sırasında etrafta çok fazla insan varsa risk almak zorunda kalmayabilirsiniz. Bu nedenle taşmış bir nehire ya da yanan bir binaya atlamak zorunda kalmazsınız.” 

Aynı kendi koruma içgüdüsü hayvanlarda da var. Ancak insanlar söz konusu olduğunda daha gelişmiş bir zihin mekanizması devreye giriyor: bilinç dışı. Bu nedenle travmatik olaylarda bir tür donma tepkisi veriyoruz. Beynimiz bir bakıma olayları değerlendirme açısından kendisini kapatıyor. Duygusal bir stres yaşanırken bedenin kendisini korumak için verdiği bir tepki olarak düşünülüyor. 

Bu donma durumu savaşma-kaçma tepkisinde de oluyor ama paralize olma halinin üstesinden gelmek ancak beynimiz bir davranış örüntüsünü takip ettiğinde mümkün oluyor. Eğer kendinizi cesur olarak tanımlıyorsanız, daha önce cesaretli davranmaya alışkınsanız bu kimliğinizin bir parçası haline gelir. Kendinizi kapatmak yerine harekete geçebilirsiniz. Bir bakıma kahraman olmaya alışmak ya da bunu arzulamak da denebilir. 

Sorumluluğu atmak ve sosyal olarak doğru kabul edilen değerlere göre davranma isteği de bu etkide önemli faktörler. Bu nedenle kimsenin olmadığı yerde bir duruma müdahale etmek daha mümkün oluyor. Yani, sorumluluğu başkasına atamadığınızda, etrafta sizi yargılayacak kimse olmadığında doğruyu yapmak için daha çok fırsatınız oluyor. 

Ünlü Nürnberg Mahkemeleri'nde yargılanan Nazi subayları katliamdan ve yapılan zülumlerden sorumlu hissetmediklerini, basitçe emirleri uyguladıklarını söylemişlerdi. Bir bakıma, kendi eylemlerinden sorumlu hissetmiyorlardı. Peki şimdi psikoloji ahlaki değerlerimizle aramızda bir Nazi subayı gibi dikiliyor mu?

 

Ahlak Bystander Etkisi’ne İşlemiyor mu? 

 

Aslında hayır. Çünkü ne olursa olsun harekete geçen, adım atan insanlar da var. Gönüllü davranışlarımızın temeli olan ahlak ve etik neyse ki hala davranışlarımızı düzenlemede etkili. Yani bir bakıma inandığımız değerler. Geçtiğimiz yıl Youtube’dan yayılan bir videoda, sokakta karısına fiziksel olarak saldıran bir adama başka birisinin müdahalesiyle etrafta toplanan kalabalığı izlemiştik. 

 

 

 

 

Hepimizin bir bakıma içini rahatlatan tekmeyi atan adama kadar arka planda işlerine devam eden kalabalığa da hayret etmiştik. Peki sonra, ne oldu da onlarca insan yerde yatan kadının başına toplaştı? Çünkü birisi harekete geçti ve çekinme bariyerini kırdı. İnsanların kafalarındaki kendilerini koruma, savaşma-kaçma güdülerini kıran şey, ilkin bir kadına (aslında insana) fiziksel şiddet uygulanmaması gerektiği yönündeki ahlaki inanç. Ve sonrasında biraz acı ama, oradaki zaferden yani doğru davranıştan pay almak. 

 

Ama, başlangıçta Bystander etkisini ortaya çıkaran şey nedir? Tempe Üniversitesi Psikoloji Bölümü akademisyenlerinden Frank Farley önemli bir noktaya dikkat çekiyor. İnsanlar, riskleri ve getirileri algılayıp tartmada ve hızlı bir şekilde duruma adapte olmada eşsiz bir beceriye sahiptir. 

“Eğer, olay sırasında etrafta çok fazla insan varsa risk almak zorunda kalmayabilirsiniz. Bu nedenle taşmış bir nehire ya da yanan bir binaya atlamak zorunda kalmazsınız.” 

 

Aynı kendi koruma iç güdüsü hayvanlarda da var. Ancak insanlar söz konusu olduğunda daha gelişmiş bir zihin mekanizması devreye giriyor: bilinç dışı. Bu nedenle travmatik olaylarda bir tür donma tepkisi veriyoruz. Beynimiz bir bakıma olayları değerlendirme açısından kendisini kapatıyor. Duygusal bir stres yaşanırken bedenin kendisini korumak için verdiği bir tepki olarak düşünülüyor. 

Bu donma durumu savaşma-kaçma tepkisinde de oluyor ama paralize olma halinin üstesinden gelmek ancak beynimiz bir davranış örüntüsünü takip ettiğinde mümkün oluyor. Eğer kendinizi cesur olarak tanımlıyorsanız, daha önce cesaretli davranmaya alışkınsanız bu kimliğinizin bir parçası haline gelir. Kendinizi kapatmak yerine harekete geçebilirsiniz. Bir bakıma kahraman olmaya alışmak ya da bunu arzulamak da denebilir. 

Sorumluluğu atmak ve sosyal olarak doğru kabul edilen değerlere göre davranma isteği de bu etkide önemli faktörler. Bu nedenle kimsenin olmadığı yerde bir duruma müdahale etmek daha mümkün oluyor. Yani, sorumluluğu başkasına atamadığınızda, etrafta sizi yargılayacak kimse olmadığında doğruyu yapmak için daha çok fırsatınız oluyor. 

 

Bystander etkisi olarak bilinen bu durum karşısındaki edilgenliğimizin kişisel olarak ahlaki değerlerimizle ne kadar ilintili olduğu sorgulanabilir bir mesele. Ahlaki değer yargıları ve bunların nasıl düzenlendiği, toplumsal yargıların bizim üzerimizdeki etkileri bizi harekete geçirmede yani eyleme dönüşürken ne derece etkili? Teoride zayıf olanı güçlü karşısında korumak hemen herkesin benimsediği bir ilke iken, sokakta fiziksel şiddet gören kadına karşı harekete geçen ile geçmeyenin farkı ne? Bir diğer soru da belki şu, ahlak/etik eğer eyleme dönüşürken bir kenarda durabiliyorsa sadece aforizmalardan ibaret olmaz mı? 

 

Arthur Beaman’ın yaptığı çalışmalar da bilinçle ilgili bir noktaya değiniyor. Deneye katılanlar eğer bu etkinin prensipleri ve işleyişi konusuda eğitimli iseler, en azından böyle bir durumdan haberleri varsa harekete geçme konusunda daha istekli oluyorlar. Beaman araştırmasının sonuç kısmında insanın iyi veya kötü diye genellenemeyeceğini, bu gibi durumlarda psikolojik süreçlerin etkili olduğunu yazıyor. (https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/014616727800400309) bu durumda ahlaki normların birey üzerindeki etkisini bir daha sorgular oluyoruz. İnsan gerçekten kendi psikolojisi karşısında çaresiz mi? 

 

Bu alanda çalışan bilim insanları ahlaki değerlerle Bystander Etkisi’nin ağırlığı arasındaki ilişkiyi ölçmeyi denemişler. Öncelikle kişileri kendileri hakkında yaptıkları tanımdan yola çıkarak iki tür ahlaka sahip oldukları üzerinden sınıflandırmışlar; faydacı ahlak ve sorumluluk ahlakı. Faydacı ya da utiliter ahlaka sahip kişiler toplum kurallarını önceleyip benden başkası zaten yardım edecektir diye düşünürken sorumluluk ahlakıyla hareket edenler bu işin kimin sorumluluğunda olduğunu sorgulayabiliyor. Yani, tıbbi bir eğitim almamışsa asla bir anda baygınlık geçiren kişiye müdahale etmiyor. Ama bu açıklamalar yine de neden kolluk kuvvetlerini veya ambulansı aramadıklarını açıklamaya yetmiyor. 

 

Bir yandan da bu ahlaki sistem ülkenizde hangi yasaların olduğuna göre de değişiyor. Evet yasa insanın ahlakını belirlemez ama şekillendirir. Örneğin Çin’de trafik kazası geçiren birisine yardım ederseniz hayat boyu onun tıbbi giderlerini karşılamak zorundasınız çünkü verdiğiniz zarar faydadan fazla olabilir. Aynı şekilde Peng Yu olayı diye bilinen bir olayda adam ayağını kırmış yaşlı bir kadını hastaneye götürdüğü için masrafların %40’ını ödemek zorunda kalıyor. Kadın bu parayı kabul etti mi bilinmez ama arkasında yatan mantık şu; eğer adam kadının ayağını kırmasında bir şekilde suçlu olmasaydı kadını hastaneye götürme zahmetine girmezdi. Yani ahlaklı davranış çocukluktan gelen toplumsal normlarla şekilleniyor. Bu yüzden eğer tanıdığımız, hikayesini bildiklerimize karşı daha hassas oluyoruz belki, yabancılara karşı bir parça duyarsız… Ne olursa olsun, doğru davranış “Ben değilse, kim?” sorusunu sormayı gerektiriyor. 

Bu yazıya ilk yorumu siz yazın.